Çırağan Sarayı’nın Laneti Nasıl Bozuldu?

Her ailenin kendine has büyülü hikayeleri vardır. Bir kişi çıkar ve devlere karşı savaşır. Hikayenin güzelliği, o mücadelenin saflığı ve büyüklüğüyle ölçülür. Benim tüm çocukluğum böyle büyülü hikayelerle geçti. Çünkü bizim ailemizde hep devlere karşı savaşan, kendi bildiklerinden bir nebze bile şaşmayan, gerekirse tüm dünyayı inançları uğruna karşısına alabilecek kapasitede insanlar vardı. 

Size bugün anlatacağım hikaye öyle bir hikaye ki; içinde Çırağan Sarayı ve meşhur laneti var. Yangınlar, su basmaları, devrilen, deliren, hapsedilen padişahlar; bunların hepsinin sebebi olarak gösterilen; mezarları parça parça edilen Mevlevi Dedeleri var. 

Bir lanet neden olur? Koca bir Osmanlı İmparatorluğu’nun sultanlarını nasıl yer? Dünyanın en güzel yerine inşa edilmiş harikulade bir saray nasıl olur da bir tek mutlu güne şahitlik edemez? Yüzyıllara yayılan bu lanet nasıl oluşmuş ve nasıl kalkmış olabilir? 

Hazırsanız tamamiyle yaşanmış bu büyülü hikayemize başlıyoruz. 

1984 yılı gazetelerinde çıkan bir haber o sene bizim eve bomba gibi düştü. Haber; Boğaz’ın eşsiz eseri Çırağan Sarayı’nın otele dönüştürüleceği yönündeydi. Bu haberleri okuyan rahmetli babam Semazenbaşı Mehmet Kemal Özmen derhal çalışma odasına kapanıp, dönemin Cumhurbaşkanı’na, Başbakanı’na, tüm gazetelere, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne mektuplar yazmaya başlamıştı bile. Öfkeden köpürüyordu.

Çünkü Çırağan Sarayı’nın altında, Mevlevi Dedeleri’nin mezarları vardı. O mezarlar taşınmadan dedelerin ruhu huzura ermeyecek ve lanetler bitmeyecekti. Dedelerin mezarlarının üzerine otel inşa edilmesi, üzerinde düğünler, kutlamalar, eğlenceler düzenlenmesi mümkün değildi. 

Benim neredeyse tüm çocukluğum, Çırağan Sarayı’nın lanetini dinleyerek, kocaman bir Osmanlı Sarayı’nın neden Mevlevi Dedeleri’nin mezarları üzerine inşa edildiğini anlamaya çalışarak geçti diyebilirim. Ve babam ben bildim bileli Mevlevi mezar taşlarının fotoğraflarını çeker, bunları ilgililerine gösterir, ölülerin gereken saygıyı görmesi gerektiğini söyler dururdu. 

19 Eylül 1984 senesinde Milliyet Gazetesi’nde yazısı çıkan Mehmet Kemal Özmen’in ilgili küpürü

Peki neydi bu Çırağan Sarayı’nın laneti? Nasıl başlamıştı?

  • Çırağan Sarayı’nın uğursuzluğu, laneti yaklaşık 350 yıla dayanır.
  • 1622’de Kaptan-ı Derya Damat Ohrili Hüseyin Paşa, Mevlevi büyüklerinden Ağazade Mehmet Dede Efendi adına Boğaziçi’nde, şimdiki Çırağan Sarayı’nın tam orta yerine isabet eden mevkide bir Mevlevihane yaptırmış. Mevlevihane 250 yıl faaliyet göstermiş.
  • 1800’lerin ortalarına doğru Padişah Abdülmecid Mevlevihane’nin yerine saray inşa ettirmek istemiş. Projeleri Mimar Sarkis Balyan’a hazırlatılsa da Abdülmecid inşaatın başlamasını göremeden ölmüş. 
  • Yerine geçen Padişah Abdülaziz 1868’de İngiltere’den borç alarak inşaatı tekrar başlatmış. “Bana saray lazım, çoluk çocuk sokakta mı kalalım?” sözü epey dalga konusu olmuş. Mevlevihane’nin o zamanki şeyhi Hasan Nazif Dede; “Yapmayın Sultanım. Burası kutsal bir yerdir. Saray inşaasına gelmez. Uğursuzluk getirir.” dese de sözleri dinlenmemiş ve tekke yıkılmış. Mevlevihane Maçka’ya taşınmış. Sultan Abdülaziz; Mevlevi şeyhlerinin mezarlarının başka yere nakledilmesi isteklerine kulak vermemiş.
  • Söylentiye göre lanet buradan sonra başlamış.
  • 1871’de Saray’ın resmi açılışında, saltanat kayığıyla rıhtıma gelen Abdülaziz sendeleyerek düşecek gibi olmuş ve “galiba Mevlevilerin dedikleri çıkacak” şeklinde sözler mırıldanmış. Bir süre sonra tahtından indirilip, kapatıldığı Feriye Sarayı’nda anlaşılmayan bir şekilde ölmüş. 
  • Yerine geçen 5. Murad ise aklını kaçırmış ve Çırağan Sarayı’na hapsedilmiş. 
  • 5. Murad’ı yeniden tahta çıkarmak için 20 Mayıs 1878’de saraya baskın düzenleyen Ali Süavi, Beşiktaş Muhafızı Yedi Sekiz Hasan Paşa tarafından, mezarların bulunduğu yerin hemen önünde, başı sopayla ezilerek öldürülmüş. 
  • Devrik Padişah 5. Murad, hastalığı artarak ağır bir çılgınlık sonucu Çırağan Sarayı’nda can vermiş. 
  • 19 Ocak 1910 gecesi, çıkış nedeni bilinmeyen bir yangın, binayı; dış duvarları haricinde tümüyle yok etmiş.
  • 80’li yılların Kültür ve Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu, sarayın restorasyonu ve otel inşaası için çok çaba sarf etmiş. 1984 yılında; Trust House Forte isimli İngiliz firması sahibi Lord Charles Forte ile Türk yetkililer arasında anlaşma yapıldığı, dönemin gazetelerinde kutlamalarla yer alsa da bu anlaşma bir seneye kalmaz feshedilmiş.
  • Bahsedilen dönem, babamın haberleri duyup Türkiye’deki hemen her yetkiliye ve gazeteye yazılar yazmaya başladığı dönemdir. 
27.04.1985 seneli Milliyet Gazetesi, Murat Bardakçı’ya ait Panorama Köşe Yazısı
Çırağan Sarayı inşaatından fotoğraf: Kemal Özmen arşivi
Çırağan Sarayı restorasyonu ve otel inşaatı öncesi plaj olarak kullanılan saray sahili: Kemal Özmen arşivi

Çırağan Sarayı restorasyonu projesi Yüksel İnşaat ile birlikte Japon Kamagai-Gummi şirketinin olduğunda tarihler 1986 yazını gösteriyordu. Babamın yazdığı yüzlerce mektup, hem gazetelerde hem de devlet yetkililerinde gereken etkiyi yarattı. Başlamasına bir gün kala inşaat durduruldu. 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çırağan Sarayı’nın altındaki dehlizlerde bulunan Mevlevi dedelerinin mezar taşlarının ve kemiklerinin toplaması için bir ekip kurulmasına ve babamın da bu ekibin başına getirilmesine karar verdi. Uluslararası ölçekte böylesi bir projeyi, o dönem şartlarında durdurmak gerçekten çok önemli bir işti. Bizim ev de gerçekten bayram yerine dönmüştü. Dedeler nihayet huzur içinde uyuyabilecekti.

Babam hemen metrelerce kefen bezi aldı. Evde hummalı bir çalışma başladı ki, dehlizlerden çıkacak dedelerin kemikleri istiflenir istiflenmez kefenlenecek, naaşlar; dualar eşliğinde Galata Mevlevihanesi Hamuşân (Suskunlar) bölümüne defnedilecekti. 

Fotoğraflarımız olsa da, dehlizlerdeki çalışmaları ben pek hatırlamıyorum. Annem; onunla birlikte çalışmaları ziyaret ettiğimiz günlerin hikayelerini pek güzel anlatır. Babamın, sonu gelmez kuyu gibi dehlizlere, kocaman plastik botlarla girip kaybolduğunda nasıl korktuğunu… Kertenkeleler, fareler ve böceklerle dolu sonu gelmez karanlıklardan nasıl tek tek mezar taşı ve kemik ayıkladıklarını…

Annemle birlikte, dehlizlere giren babamı izlerken; babamın objektifinden…

Mevlevi Dedeleri’nin mezar taşları tek tek toplanıp, belirlenen kemikler kefenlendikten sonra Galata Mevlevihanesi Hamuşân’a naklinin olduğu gün; bu hikaye de sona erdi diye düşünmüştük. En başta babam, hepimiz huzurla uyumuştuk. O gece huzurla uyumayan bir Japon Mühendisi tarafından ertesi sabah uyandırılacağımızı elbette ki bilmiyorduk…

Nihayet Çırağan Sarayı inşaatının başlayacağı gün; Japon mühendislerden biri sabahın 06:00’sında babamı aradı. O zaman sadece ev telefonları vardı. Hepimiz uykumuzdan uyandık. Japon mühendis, bulduğu Türk çevirmen aracılığıyla; gece rüyasında bir çocuk gördüğünü anlatmış. Bu çocuk, Japon mühendise rüyasında; “beni de alın, beni burada unuttunuz!” demişti. Tüyleri diken diken olan mühendis, şantiyeye gidip babamı aramaları için herkesi uyandırmış. Türk çevirmen de heyecan içinde ne yapacaklarını babama soruyor…

Bunu duyan babamı tutabilmek tabii ki mümkün değildi. Dehlizlere tekrar girdiler ve gerçekten de bir çocuk mezarı daha buldular! O mezar da transfer edilince Çırağan Sarayı’nın inşaatı başladı. 

Babam ömrü boyunca adı sanı duyulmayan böylesi işlerle uğraştı. Çırağan Sarayı bugünkü halini alınca en büyük arzusu orada bir Sema Töreni düzenlemekti. Yine daktilosuna sarıldı ve bir sürü yere yazılar yazıp, bu hikayeyi anlattı. Talepleri, Çırağan Sarayı ve Oteli yönetiminde sonuçsuz bırakıldı. Babam isteklerinden vazgeçen biri değildi. Yenilenen Çırağan Sarayı’nın kapısından gizlice süzülüp, sarayı ziyaret eden turistlerin şaşkın bakışları arasında bir süre tek başına sema etti. Sonra da bir daha oraya geri dönmedi. 

Babam Semazenbaşı Mehmet Kemal Özmen 1994 yılında vefat etti. Vefatının ardından yine bir yaz günü; Türkiye Barolar Birliği’nden bir mektup geldi. Avrupa Barolar Birliği Toplantısı yapılacaktı ve bu kapsamda, Çırağan Sarayı’nda bir Mevlevi Töreni düzenlenmesi babamdan rica ediliyordu. Vefatından haberleri yoktu. O Sema Töreni, babamın yetiştirdiği semazenlerin katılımıyla, Semazenbaşısız! bir tören olarak, babamın anısına düzenlendi. Semazenbaşı olmadan bir Mevlevi Töreni normalde yapılmaz. Sanıyorum bir tek o gün yapılmıştır. Çünkü gerçekten de babamın ruhu o törende mutlaka ki hepimizle birlikteydi.

O gün orada sema edenler, meydanda, kalem gibi duruşuyla Semazenbaşılarını hep yanlarındaymış gibi hissettiklerini bugün bile söylerler…

Rahmetli Semazenbaşı Mehmet Kemal Özmen / D: 1948 – Ö: 1994
Rahmetli Semazenbaşı Mehmet Kemal Özmen / D: 1948 – Ö: 1994

Şimdi Semazenbaşı o zamanlar semazen olan Şahin Şair ağabeyimin o gün için yazdığı yazı hala tüylerimizi diken diken eder; “10 Eylül 1994 tarihinde, semazenbaşının sağlığında aynı meydanları paylaşmış olanlar burada, ömrümüzün en anlamlı manevi huzuru ile, gönlümüz taşıp kabararak bir sema yaptık ve bu bizlere nasip olduğu için en büyük mutluluklara sahip olduk. Hepimiz emindik ki manevi alemin gönül dostları ile birlikte, attığımız her çarkta, Hz. Mevlana aşkı ile döndüğümüz her selamda; semazenbaşımız bizimle birlikteydi. Yüzünden eksik etmediği o tatlı tebessümün sıcaklığı hepimizi cezbelerin en yüksek mertebesine ulaştırdı.”

Bugün Çırağan Sarayı’nda Boğaz’a karşı yemek yiyen, bir tatlı kadeh şarabını yudumlayan, en mutlu günlerine başlangıç yapacak düğünlerini organize eden nice insan; belki de babamın bu eşsiz çabalarıyla lanetten kurtulduklarını bilmiyorlardır. Çünkü bu büyülü hikayenin sonunda Mevlevi dedelerinin ruhları, yüzlerce yıllık çilelerinden sonra nihayet huzura kavuşmuştur. Çırağan Sarayı’nın bahsi geçen laneti böylece son bulmuş, kim olduğunu bilmediğimiz o küçük çocuğun bile kemikleri kefenlenip Hamuşan’a defnedilmiştir. 

Huzur içinde yatsınlar. Babamın ve tüm Mevlevi dedelerinin mekanları cennet olsun.

Hû. 

Çırağan Sarayı’nın altındaki dehlizlerdeki; Mevlevi Dedelerine ait parçalanmış mezar taşları. Fotoğraf: Kemal Özmen
Dehlizlerdeki mezar taşlarının perişan görüntüsü. Fotoğraf: Kemal Özmen

Çırağan Sarayı’nın altındaki mezarlar Galata Mevlevihanesi kapısında… Fotoğraf: Kemal Özmen

Çırağan Sarayı’nın altındaki mezarlar Galata Mevlevihanesi kapısında… Fotoğraf: Kemal Özmen

Kemal Özmen’in Galata Mevlevihanesi kapısında bir fotoğrafı
Gerçekleşen nakil sonrası gazete küpürleri
Gerçekleşen nakil sonrası gazete küpürleri
7 Kasım 1987’de çalışmaları için babama verilen teşekkür kartı…

Kaynakça;

  • Kemal Özmen Beşiktaş Mevlevihanesi/Çırağan Sarayı Arşivi
  • 19.09.1984 Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Kemal Özmen imzalı yazının kupürü
  • 27.04.1985 Milliyet Gazetesi-Murat Bardakçı Panorama Köşesi Yazısı
  • 21.07.1986 Milliyet Gazetesi kupürü
  • Annem Saniye Nurcan Özmen’in anıları

Kuvars Ailesi

Kuyumculuk sektöründe renkli taşlar yani “Gemstones” denen kavram sadece değerli kabul edilen taşları baz alır. Yakut, Safir, Elmas, Zümrüt, Akuamarin gibi… O sektörde Kalsit, Oltu, Florit, Apatit, Kuvars gibi taşlara pek yer yoktur. 

Dünyada şifalı taşlarla ilgilenen kişiler taşlara “Kristal” derler. Yani İngilizce; “Crystal”. Esasında doğru terminoloji “Mineral”dir. Taş’ın İngilizce karşılığı “Rock” yani kayaçtır. 

Bana kalırsa her sektör kendi içinde haklıdır. Kuyum sektörü için “Nadirlik” belirleyici faktördür. Paha ne kadar artarsa, değer o kadar yükselir. 

Jeologlar zaman zaman Rock veya Mineral demeyi doğru bulur. Çünkü Taş her zaman Mineral’i karşılamaz onlar için. 

Taş Halkı hesabımda ben Safir’e de Zümrüt’e de Çakıl Taşı’na da Taş demeyi uygun görüyorum. Bu durum, terminolojiyi bilmememden değil, öyle tercih etmemden kaynaklanıyor. Gemoloji sınavlarında dahi başarısız olduğum sorular hep; Değerli, Yarı Değerli taşlarla ilgili klasman sorularıdır. Her seferinde düşünürüm; “Hangisi yarı değerliydi şimdi” diye 🙂 Benim gözümde hepsi değerlidir çünkü. 

Bu uzun girizgahtan sonra bugün size Kristaller kavramını anlatmak istiyorum. Taş dünyasına ilk girdiğimde; yabancı kaynaklar neden “Crystals” terimini kullanıyor diye çok düşünmüştüm. “Crystal Healer” kavramı da Kristal Şifacısı/İyileştiricisi manasında, yaptığımız işi çok iyi açıklayan bir tabirdir laf aramızda. 

Kristal kavramı; daha önceki yayınlarımızı takip edenlerin çok iyi bileceği üzere, kristalleşen yapılardan geliyor. Hatırladınız mı; dünyada Amorf yapılar ve Kristal yapılar vardı. Birbirini takip eden simetrik bir yapısı olan, yavaşça soğuyabilen düzenli yapılara Kristal diyorduk. 

Ayrıca yine Quartz Crystal yani Kuvars Kristalleri’ne bir atıf da söz konusu. Çünkü Kuvars Ailesi, Taş Halkı’nın en kalabalık ailesi. Aşiret gibiler. Oradan türeyen taşları söyleye söyleye kristaller demeye alışmış olabilirler. 

Bugün size Kuvars Ailesini tanıtmak ve terminolojiye azıcık vakıf olmanızı sağlamak istedim. Silisyum Di Oksit formülüne sahip tüm taşlara Kuvars diyoruz. Kristal Kuvars yanlış, Kuvars Kristali doğru tabir oluyor. Daha önce tek tek yazdığım taşları detaylıca okumak istersiniz diye de ayrıca link vereceğim.

Haydi bakalım sayıyoruz; Kuvars Ailesi kimlerden oluşuyor…

Kaya Kristali/Dağ Kristali/Necef (Ice Quartz): Renksiz saydam olan Kuvars Kristali. Burada tartışmalar var. Necef; Kristal Kuvarsın genel adıdır görüşü hakim. Bu görüşe ben katılmıyorum. Çünkü yabancıların Ice yani buz çatlaklarına benzettikleri bu kristalin spesifik özelliği çatlak oluşu. Necef de bu çatlak kristallerin piyasadaki genel adı. Sentetik bir ürün. Yani kırıklar; ısıtılıp soğutulma işleminden kaynaklanıyor.

Dumanlı Kuvars (Smoky Quartz): Kahverengimsi renkte olan Kuvars Kristali

Pembe Kuvars (Rose Quartz): Pembemsi Kuvars Kristallerine verilen isim ve bu ailenin aşk taşı olduğundan en bilineni tabi.

Sitrin (Citrine): İsmini Citron yani Limon’dan alan sarımsı tonlardaki Kuvars Kristali. Sarı Sitrin, Altın Sitrin, Madeira Sitrin, Ateş Sitrin, Palmeria Sitrin gibi gemolojik klasmanları olduğunu benim yazılarımı okuyanlar biliyor elbette.

Ametist (Amethyst): Mor, Menekşe tonlardaki Kuvars Kristali. Şifacılar camiasında çok yanlış bir algısı var içinde Lityum olduğuna dair. Kuvars Kristali ailesi SiO2 formülüne yani Silisyum DiOksit formülüne sahiptir ve bu ailede kim varsa bu formüldedir. Renklerine göre iz elementleri değişir ki; #taşlarındilinden etiketiyle yazdığım yazılarda formül ve renk sebebi vermem bu karışıklıkları gidermek içindir. Ametist de bu formülde olup, muhteşem rengini; doğal radyasyon, manganez ve demirin çeşitli renk merkezlerini etkilemesi ile oluşur. İçinde lityum olan taş Lepidolittir. O da Kuvars grubunda değildir.

Rutilli Kuvars/ Aktinolit (Rutilated Quartz/Actinolite): İçinde iğne görünümleri yani gemoloji tabiriyle ”kapanımları” olan Kuvars çeşidi.

Dumortiyerit (Dumortierite): Koyu maviden menekşeye dumortiyerit kapanımlarıyla renklendirilmiş Kuvarslardır ki bu da lifli, değişken renkli bir alüminyum boro silikat minerali anlamına gelir. 

Yeşil Kuvars/Prasiolit (Green Quartz/Prasiolite): Testlerde en çok sorduğum sorudur; “Yeşil Kuvars’a ne denir?” diye. Yeşil Kuvars’a Yeşil Ametist denmez. Sektörde sıkça duyulan yanlış bir tabirdir. Kuvars’ın moru Ametist, Yeşili Prasiolit’tir. 

Kuvarsit (Quartzite): Kristallerin içinde sıkı damarlı kuvars bulunması durumudur. 

Turmalinli Kuvars (Tourmalinated Quartz): Buna da Rutilli Kuvars denmesi çok yaygın bir durum. Ancak bu duruma aşırı kızmıyorum çünkü Turmalin mineralinden rutiller olduğu için karışması normal geliyor. Yine de doğru bilgi candır. Kuvarsın içinde Altın rengi rutiller varsa Rutilli Kuvars, Siyah Turmalin yani Şörl şeritler varsa Turmalinli Kuvars dememiz en güzeli olacaktır. 

Kaplan Gözü (Tiger’s Eye): Üç çeşidi vardır. 

Kahverengimsi olanlar Kaplan Gözü, Grimsi olanlar; Doğan Gözü (Hawk’s Eye) ve Göz efekti şeklinde kesim yapılabilenler; Kedi Gözü (Cat’s Eye) ismini alır. Burada yanılmayın; Kedi Gözü esasında bazı taşlarda görülebilen bir efekttir de aynı zamanda. Yani Beril taşında da Kedi Gözü olabilir. Aman o Kuvars aslında diyerek yanılmayın sakın 🙂

Kalsedon (Chalcedony): Evet canlarım aşiretin içinde aşiret gibi bir başka kol da Kalsedon ailesidir. Kalsedonlar yine aynı formüle ait Kuvars Kristalleridir. Ancak kendileri içlerinde öyle bir dallanır budaklanır ki büyülenip çıkamazsınız. 

Süt Kalsedon (Milky Calcedony)

Krizopras (Chrysoprase)

Kantaşı / Helitrop (Heliotrope)

Pras (Prase)

Agat (Agate): Akik ve Agat aynı şeydir. Yine işe ilk başladığımda sırf Agat’ı anlamak bile çok zamanımı aldı. Akik düzdür, Agat damarlıdır falan diyenlerle, Opal, Agat’ın sulu halidir diyen Gemologlarla bile karşılaştım. Elbette ikisi ayva ve nar gibi birbirlerinden farklı oluşumlar. Akik ve Agat Türkçe. Agate İngilizce olarak bu gruba verilen isim. Kaçırmıyorsunuz değil mi? Kuvars Kalsedon oldu, Kalsedon’dan alt başlık Agat oldu, o da dallanıyor şimdi 🙂

Karnelyan (Carnelian)

Manzara Agat (Landscape Agate)

Yosun Agat (Moss Agate)

Oniks (Onyx)

Sard (Sard)

Sardoniks (Sardonyx)

Plazma

Krizokol Kalsedon

Taşlaşmış Agat / Gagat (Petrified Wood)

Gökkuşağı Agat (Iris Agate)

Ateş Agat (Fire Agate)

Dentritik Agat (Dendritic Agate)

Ametistin Kalsedon (Amethystine Calcedony)

Jasper (Jasper): Yaaaa görüyor musunuz… Kuvars Kalsedon’a dönüştü. Oradan Agat çıktı. Oradan da Jasper türedi. Hepsine aslında hala Kuvars diyebiliriz çünkü formüller aynı. Sadece opaklık, damarlar, renkler ve iz elementler değişiyor. Oysa Taş Halkı olduğu gibi duruyor, tüm mucizesiyle… 

Eşekarısı (Bumblebee) Jasper

Dalmaçya (Dalmatian) Jasper 

Mookaite Jasper

Okyanus (Ocean) Jasper

Emperyal (Imperial) Jasper

Zebra Jasper

Pietersite

Tek Renkli (Mono Chrome) ve Çok Renkli (Poly Chrome) Jasper

Mutlaka ki atladığım, unuttuğum, yazmadığım bir sürü taş daha vardır. Bu Taş Halkı camiasında öğrenmenin neden sınırı yok anlıyor musunuz?

Tek bir taş ailesi… Yüzlerce renk, doku, kapanım, mineral, tarz, büyü, his ve duygu… 

Bunları nihayet kafamda bu hizaya sokan, Gemoloji dünyasının karışık dünyasını bile masal gibi anlatan sevgili hocam Fazıl Özen’e sevgi ve saygılarımla. Hepsi ondan öğrendiklerimdir. Benim kattığım yorumlar olsa da araştırmalarımı derinleştirmeme de ön ayak olduğu için kendisine teşekkürüm başka türlüdür 🙂

Biraz uzun bir yazı oldu biliyorum ancak terminoloji açısından koca internette böylesi Türkçe kaynak yoktu. O yüzden oturdum kendim yazdım 🙂

Sevgiyle kalın. Merak ettiğiniz her konuda instagramdan yorum yazmaya devam edin 🙂

Etimoloji

Şimdi size bir sürü taş ismi yazacağım ve bu taşların sonları hep -it veya -in ile bitecek. Araştırmacı @tashalki olarak bunun neden böyle olduğunu araştırdım 🙂

Birlikte öğrenelim bakalım;

Latince -ite / Türkçe -it ile biten taşlar: 

#Aktinolit #adamit #aleksandirit #amazonit #ammolit #anjelit #apatit #azurit #barit #kalsit #aragonit #selestit #çeroit #dumortierit #florit #hematit #hemimorfit #hessonit #halit #havlit #iolit #jadeit #kyanit #labradorit #lazurit #lepidolit #malahit #magnezit #markazit #moldavit #morganit #nefrit #prehnit #pirit #rodonit #rubellit #sodalit #tanzanit #tektit #vanadinit #varisit

“ite” son eki, kaya veya taş anlamına gelen Yunanca lithos kelimesinden türetiliyor. Bir mineral ismini “ite” ile sonlandırmak da gelenek gibi yaygın bir uygulamaymış. Amacı da, taşların sınıflandırmasında bir standartlaşmaya gitme isteğiymiş. Bir süre sonra çıkan yüzlerce taşı görüp bu fikirlerinden vazgeçtiler herhalde 🙂

-it ile biten taşlarda ikinci bir sebep daha var. Yunanca olarak belirli bir mineralden oluşan bir kayayı adlandırmak için de -it eklentisi kullanılırmış. 

Örneğin:

#Plajiyoklaz (Mineral)-Plajiyoklazit (Kaya)

#Piroksen (Mineral)-Piroksenit (Kaya)

#Peridot (Mineral)-Peridotit (Kaya)

#Kuvars (Mineral)-Kuvarsit(Kaya)

Latince -ine; -ene / Türkçe -in ile biten taşlar: 

#Almandin #ametrin #andesin #akuamarin #sitrin #serpentin #turmalin #safirin

Yunanca veya Latin kökenli sıfatların son eki -ine veya -ene olduğunda “onunla ilgili” “ona benzeyen” “ondan yapılmış” gibi anlamlar kazanıyor. 

Dolayısıyla bu eki alan taşlar da aslında bir şeye benzerlikleri veya doğaraları ona benzeyen şeylerle isimlendirilmişler. Örneğin Sitrin yani Citrine; Limon anlamına gelen Citron’dan türetilip, “limona benzeyen” gibi bir isme sahip oluyor. Yine Serpentin, “yılana benzeyen” manasına geliyor.

Etimoloji yani köken bilim gerçekten harika bir konu değil mi 🙂

Diaspor

İlk olarak 1801’de Rusya’da keşfedilen Diaspor’a ismi, Yunanca “ışığı dağıtan” anlamı sebebiyle verildi. #Diaspor bugün dünyanın en pahalı taşları arasındadır. Elmastan bile pahalıdır. Çok dayanıklıdır. Renk değiştirir. Renk değiştiren taşlarda yanlış bir algıyı satış stratejisi olarak kullanmalarına sinirleniyorum. Duygularınıza göre renk değiştirmiyor taşlar. Işık geçirgenliğine göre değiştiriyorlar. Renk merkezlerinin dağılımına bağlı olarak renkler değişiyor. #Krizoberil ailesindeki #Alexandirite taşı da öyledir. O hele hepsinden pahalıdır mesela.

Neyse biz gelelim Diaspor ailesine… Bugün Diaspor’un en kalitesi olarak kabul edilen taş Anadolu’nun Boksit bakımından zengin topraklarından, Milas’dan tüm dünyaya dağıtılmaktadır. Diaspor taşın mineral klasmanındaki ismi, #Zultanit ve #Csarite de ticari isimleridir. Bugün gerçek Diaspor’a @csarite markasından erişebilirsiniz. Benim de bir Zultanit yüzüğüm var ve kendisine aşığım fakat 200 TL’ye aldığım Zultanit’in, renk değiştirme özelliği verilmiş #cam olduğunu biliyorum.

Evet sizin zultanit diye aldığınız takıların neredeyse tamamı CAMDIR! (neredeyse dememin sebebi de inanın %0.001’lik bir yanılma payı olabilir diye). Cam asla kötü değildir bunu da yazmak zorundayım. Sadece bilin diye anlatıyorum.

Annelerimizin, babalarımızın gözlükleri vardı ya hani, içeride numaralı gözlük, dışarıda güneş gözlüğüne dönüşerek renk değiştiriyordu. İşte ona benzer bir teknolojiyle oluşturulan camları Zultanit diye satıyorlar. Gerçekten diaspor alacağım derseniz yine 10 bin dolarları falan gözden çıkarmanız gerekir canlarım.

Dilerim Diaspor, Zultanit ve Csarite konusundaki sorularınızı netleştirebilmişimdir. Elbette ticari tarafta başka bir sürü konu dönüyordur ama taş bilgisi adına özetleyebildiğimi sanıyorum konuyu. Sevgilerimle…

Yakut Fuksit & Yakut Zoisit

Sizleri #rubyzoisite ve #rubyfuchsite ile tanıştırmama izin verin 😍 En güvendiğim uzmanların bile bu taşların farklı olduğunu bilmediğini görünce uzun uzun yazmak istedim.


Zoisit, #epidot grubu bir taş olup, #tanzanite taşıyla bildiğimiz bir ailedir. İçinde #ruby yani #yakut görüldüğünde o taşın adı hemen Ruby Zoisit yani Yakut Zoisit yaniiii #anyolite adını alır. Bu sektöre girince insanın saçını başını yolası geliyor bu isimlerden ama öğrendikten sonra pek kolay 😂

Fuksit dediğimiz taş ise, #muskovit denen #mika ailesinden. Muskovit’e #krom girince bu güzelim yeşil rengi alıp elbette adı değişiyor ve karşımıza #fuksit çıkıyor. Okurken bile yoruldunuz biliyorum az kaldı bitiyor 😇 Son olarak #yakut fuksitin içine girince karşımıza #yakutfuksit çıkıyor.

Yakut Fuksit ve Yakut Zoisit birbirine inanılmaz benzeyen taşlar olmakla birlikte, bir kere gördüğünüzde bir daha benzetmeyeceğiniz kadar özgün halleri var. Mikanın getirdiği parıltı, fuksit taşını elinize aldığınızda, elinizde pırıltılar bırakan harika bir özellik mesela. Yakut fuksit daha soluk bir yeşilken, zoisit daha sert, daha yeşil, daha siyahımsı iç kapanımlara sahip.

Şifa özellikleri de yakut taşıyla ortaklık göstermekle birlikte değişiklik gösterir. Fuksit daha naif bir taştır. Böbreklere, kılcal ağrılara, kalbe ve içsel mutluluk sağlamaya destek olurken, zoisit çok daha bariz ağrıları iyileştirir. Bağışıklık sistemi ve hızlı arınma konularında fark yaratan bir taştır. Her iki taşın fayda farkları buradan yazmakla bitmez. Ben şimdilik sadece taşları ayırt etmenizi önemseyerek bu paylaşımı yaptım.